Yasin-i Şerif Duası


Yasin Süresi Mekkede nazil olmuştur. 83 ayetten oluşmaktadır. Kuranı Kerimin kalbidir. yasin adını sürenin başlangıcındaki birinci ayetten almıştır. Yasin Süresinin faziletleri saymakla bitmez, onun için bunların bir kısmını zikretmekle yetinelim. Peygamber Efendimiz (sav) Yâsîn, Kur'ân-ı kerîmin kalbidir. Muhakkak o, bütün dertlere şifâdır. Buyurmuştur. Yasin-i Şerifi hangi niyetle okunursa o duası Allah'ın izniyle kabul olur. Yalnız bunu yaparken inanarak ve niyet ederek yapıldığı zaman Dua Allah'ın izniyle kabul olur.

Yasin sure-i Şerifesini okumanın on faydası

1) Aç olan, tok olur yâni ummadığı yerden Rızık gelir.

2) Susuz olan, kanıncaya dek su bulur.

3) Elbisesi olmayan elbise bulur.

4) Eceli gelmeyen hasta şifâ bulur.

5) Eceli gelen hasta Ölüm acısı duymaz.

6) Ölürken, Cennet melekleri gelip görünür.

7) İnsan korktuğundan emîn olur.

8) Misâfir ve garîb yardımcı bulur.

9) Bekârların evlenmesi kolay olur.

10) Gayb olan şey bulunur.

 

YASİN-İ ŞERİF
بِسْمِ اللهِ الرَّحْمنِ الرَّحِيمِِ
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHIYM
يس
1-) Yaa, Siiiiyn;
Ya, Siyn.
وَالْقُرْءَانِ الْحَكِيمِ
2-) velKur'ânilHakiym;
Kur’an-ı Hakiym’e (Hikmet olan Kur’an’a) kasem ederim ki,
إِنَّكَ لَمِنَ الْمُرْسَلِينَ
3-) inneke leminelmurseliyn;
Muhakkak sen murseliyn (irsal olunanlar, Rasûller) densin.
عَلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
4-) alâ sıratın müstekıym;
Sırat-ı Müstakıym (İslam) üzeresin.
تَنْزِيلَ الْعَزِيزِ الرَّحِيمِ
5-) tenziylel AziyzirRahıym;
Aziyz ve Rahıym’in tenziyli (tafsilen indirmesi) dir.
لِتُنْذِرَ قَوْمًا مَا أُنْذِرَ ءَابَاؤُهُمْ فَهُمْ غَافِلُونَ
6-) litünzire kavmen mâ ünzire abâühüm fehüm ğafilûn;
Babaları uyarılmamış, bu yüzden (hakikatlerinden, sünnetullah’tan) gafiller olan bir kavmi uyarasın diye.
لَقَدْ حَقَّ الْقَوْلُ عَلَى أَكْثَرِهِمْ فَهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
7-) lekad hakkalkavlü alâ ekserihim fehüm la yu'minun;
Andolsun ki onların ekseriyetinin üzerine o söz (şakavet hükmü) hakk olmuştur... Bu sebepden onlar iman etmezler.
إِنَّا جَعَلْنَا فِي أَعْنَاقِهِمْ أَغْلَالًا فَهِيَ إِلَى الْأَذْقَانِ فَهُمْ مُقْمَحُونَ
8-) inna cealnâ fiy a'nakıhim ağlâlen fehiye ilel'ezkani fehüm mukmehun;
Muhakkak ki biz onların boyunlarında ağlal (halkalar, kayıtlar, bağlar?) oluşturduk... O (ağlal) çenelerine kadar (dayanmış) dır... Artık onlar (boyunlarını çeviremedikleri için; yani, boyun eğme-hakikatlerine itaat-teslimiyet-fena’dan engellendikleri için) başları yukarı doğru kalkıktır (dik başlılardır).
وَجَعَلْنَا مِنْ بَيْنِ أَيْدِيهِمْ سَدًّا وَمِنْ خَلْفِهِمْ سَدًّا فَأَغْشَيْنَاهُمْ فَهُمْ لَا يُبْصِرُونَ
9-) ve cealna min beyni eydiyhim sedden ve min halfihim sedden feağşeynahüm fehüm lâ yubsırun;
Onların önlerinden bir sed ve arkalarından bir sed oluşturduk da böylece onları (gece karanlığı gibi) bürüdük (her yönden perdelenip kapatıldılar)... Artık onlar görmezler.
وَسَوَاءٌ عَلَيْهِمْ ءَأَنْذَرْتَهُمْ أَمْ لَمْ تُنْذِرْهُمْ لَا يُؤْمِنُونَ
10-) ve sevaün aleyhim eenzertehüm em lem tünzirhüm lâ yu'minun;
Onları uyarsan da uyarmasan da onlara birdir; iman etmezler!.
إِنَّمَا تُنْذِرُ مَنِ اتَّبَعَ الذِّكْرَ وَخَشِيَ الرَّحْمَنَ بِالْغَيْبِ فَبَشِّرْهُ بِمَغْفِرَةٍ وَأَجْرٍ كَرِيمٍ
11-) innema tünziru menittebeazZikre ve haşiyer Rahmane Bilğayb* febeşşirhu Bimağfiretin ve ecrin keriym;
Sen ancak Zikre (hakikatına, Kur’ân’a) tabi olan ve Bil-gayb (gaybı-hakikatı olarak) Rahman’dan haşyet duyanı uyarırsın... Onu bir mağfiret ve keriym bir ecir ile (B sırrınca) müjdele!.
إِنَّا نَحْنُ نُحْيِي الْمَوْتَى وَنَكْتُبُ مَا قَدَّمُوا وَءَاثَارَهُمْ وَكُلَّ شَيْءٍ أحْصَيْنَاهُ فِي إِمَامٍ مُبِينٍ
12-) inna nahnu nuhyilmevta ve nektübü ma kaddemu ve asarehüm* ve külle şey'in ahsaynahu fiy imamin mübiyn;
Muhakkak ki biz, evet yalnız biz ölüleri diriltiriz... Onların takdim ettiklerini (bütün fiillerini) de bıraktıkları eserlerini (izlerini) de yazarız... Biz herşeyi İmam-ı Mubiyn (bir Beyin)’de ıhsa ettik (tesbit-zabt-Muhafaza ettik) !.
وَاضْرِبْ لَهُمْ مَثَلًا أَصْحَابَ الْقَرْيَةِ إِذْ جَاءَهَا الْمُرْسَلُونَ
13-) vadrib lehüm meselen ashabel karyeti, izcaehel murselun;
Onlara ashab-ı karye’yi (o şehir halkını) örnek ver... Hani oraya murseliyn (irsal olunanlar, Rasûller) gelmişti.
إِذْ أَرْسَلْنَا إِلَيْهِمُ اثْنَيْنِ فَكَذَّبُوهُمَا فَعَزَّزْنَا بِثَالِثٍ فَقَالُوا إِنَّا إِلَيْكُمْ مُرْسَلُونَ
14-) iz erselna ileyhimüsneyni fekezzebuhüma feazzezna Bisalisin fekalû inna ileyküm murselun;
Hani onlara iki (Rasûl) irsal ettik de o ikisini de yalanladılar... Bunun üzerine (Bi-) üçüncü ile ta’ziyz ettik (aziyz kıldık, takviye ettik) de (bu üçü): “Doğrusu biz size irsal olunanlarız” dediler.
قَالُوا مَا أَنْتُمْ إِلَّا بَشَرٌ مِثْلُنَا وَمَا أَنْزَلَ الرَّحْمَنُ مِنْ شَيْءٍ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا تَكْذِبُونَ
15-) kalu mâ entüm illâ beşerun mislüna ve mâ enzelerRahmanu min şey'in in entüm illâ tekzibun;
Dediler ki: “Siz bizim gibi bir beşerden başka değilsiniz... Rahman da hiçbir şey inzal etmedi... Siz ancak yalan söylüyorsunuz”.
قَالُوا رَبُّنَا يَعْلَمُ إِنَّا إِلَيْكُمْ لَمُرْسَلُونَ
16-) kalu Rabbüna yalemu inna ileyküm lemurselun;
(Rasûller) dediler ki: “Rabbimiz biliyor ki, gerçekten biz size irsal olunanlarız”.
وَمَا عَلَيْنَا إِلَّا الْبَلَاغُ الْمُبِينُ
17-) ve ma aleyna illelbelağul mübiyn;
“Bizim üzerimize düşen ancak apaçık tebliğdir”.
قَالُوا إِنَّا تَطَيَّرْنَا بِكُمْ لَئِنْ لَمْ تَنْتَهُوا لَنَرْجُمَنَّكُمْ وَلَيَمَسَّنَّكُمْ مِنَّا عَذَابٌ أَلِيمٌ
18-) kalû inna tetayyerna Biküm lein lem tentehu lenercümenneküm ve leyemessenneküm minna azâbün eliym;
Dediler ki: “Muhakkak ki biz (Bi-) sizi uğursuz sayıyoruz (bize hoşumuza gitmeyen şeyler getirdiniz)... Andolsun ki eğer vazgeçmezseniz, kesinlikle sizi recmedeceğiz ve elbette size bizden elim bir azab (deccalin cehennemi) dokunacaktır”.
قَالُوا طَائِرُكُمْ مَعَكُمْ أَئِنْ ذُكِّرْتُمْ بَلْ أَنْتُمْ قَوْمٌ مُسْرِفُونَ
19-) kalu tairuküm meaküm* ein zükkirtüm bel entüm kavmün müsrifun;
Dediler ki: “Sizin uğursuzluğunuz sizinledir (doğanızdan kaynaklanmaktadır)... Eğer tezkir edilirseniz (ibret ve idrak için öğütlenir, hakikatınızla hatırlatılırsanız) de mi (uğursuzluk) ?... Hayır, siz israf eden (ileri giden, haddi aşan; boşuna harcayan) bir kavimsiziniz”.
وَجَاءَ مِنْ أَقْصَى الْمَدِينَةِ رَجُلٌ يَسْعَى قَالَ يَاقَوْمِ اتَّبِعُوا الْمُرْسَلِينَ
20-) ve cae min aksalmediyneti racülün y es'a, kale ya kavmit tebiul murseliyn;
Mediyne (şehir)’in uzak yerinden/diğer ucundan sa’yederek (koşarak) bir recul (adam) geldi; “Ey kavmim, murseliyn (Rasûller)’e tabi olun” dedi.
اتَّبِعُوا مَنْ لَا يَسْأَلُكُمْ أَجْرًا وَهُمْ مُهْتَدُونَ
21-) ittebiu men lâ y e s’elüküm ecren vehüm mühtedun;
“Sizden bir ecir (karşılık) istemeyen, kendileri doğru yolu bulmuş/hidayet üzere olanlara tabi olun”.
وَمَا لِيَ لَا أَعْبُدُ الَّذِي فَطَرَنِي وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
22-) ve maliye la a'budülleziy fetareniy ve ileyHİ turceun;
“Nasıl kulluk etmem ki beni (böyle) fıtratlandıran (Allah) a; ve O’na rücu’ ettirileceksiniz”.
ءَأَتَّخِذُ مِنْ دُونِهِ ءَالِهَةً إِنْ يُرِدْنِ الرَّحْمَنُ بِضُرٍّ لَا تُغْنِ عَنِّي شَفَاعَتُهُمْ شَيْئًا وَلَا يُنْقِذُونِ
23-) eettehızü min duniHİ aliheten in yüridnir Rahmanü Bidurrin lâ tuğni anniy şefaatühüm şey'en ve lâ yunkızun;
“O’nun gayrından ilahlar mı edineyim (yani) ?... Eğer Rahman (B sırrınca) bir durr (zarar, Zorluk) irade ederse, onların şefaatı benden hiçbir şeyi savmaz; beni kurtaramazlar”.
إِنِّي إِذًا لَفِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
24-) inniy izen lefiy dalâlin mübiyn;
“O takdirde (yani: ilah edinirsem) muhakkak ki ben apaçık bir dalalet içinde olurum”.
إِنِّي ءَامَنْتُ بِرَبِّكُمْ فَاسْمَعُونِ
25-) inniy Amentü BiRabbiküm fesmeun;
“Doğrusu ben sizin Rabbinize (B sırrıyla) iman ettim (Rabbinizin tercümanıyım?);beni dinleyin!”.
قِيلَ ادْخُلِ الْجَنَّةَ قَالَ يَالَيْتَ قَوْمِي يَعْلَمُونَ
26-) kıyledhulil cennete, kale ya leyte kavmiy yalemun;
(Ona): “Cennete dahil ol!” denildi... Dedi ki: “Keşke kavmim bileydi”.
بِمَا غَفَرَ لِي رَبِّي وَجَعَلَنِي مِنَ الْمُكْرَمِينَ
27-) Bima ğafere liy Rabbiy ve cealeniy minel mükremiyn;
“Rabbimin ben’i (B sırrınca) mağfiret ettiğini ve beni ikram olunanlardan kıldığını”.
وَمَا أَنْزَلْنَا عَلَى قَوْمِهِ مِنْ بَعْدِهِ مِنْ جُنْدٍ مِنَ السَّمَاءِ وَمَا كُنَّا مُنْزِلِينَ
28-) ve ma enzelna alâ kavmihi min badihi min cündin minesSemâi ve ma künna münziliyn;
Ondan sonra onun kavminin üzerine Sema’dan hiçbir ordu inzal etmedik, inzal ediciler de değildik.
إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ خَامِدُونَ
29-) in kânet illâ sayhaten vahıdeten feiza hüm hamidun;
Sadece sayha-i vahide (tek bir sayha, İsrafil’in suru) oldu; hemen onlar hamidler (sönmüş ateş, ölüler) idiler.
يَاحَسْرَةً عَلَى الْعِبَادِ مَا يَأْتِيهِمْ مِنْ رَسُولٍ إِلَّا كَانُوا بِهِ يَسْتَهْزِئُونَ
30-) ya hasreten alel ibad* ma ye'tiyhim min Rasûlin illâ kânu Bihi yestehziun;
Hasret/yazık şu kullara!... Kendilerine bir Rasûl gelmeyegörsün, illa Onunla (B gerçeğince) alay ederlerdi.
أَلَمْ يَرَوْا كَمْ أَهْلَكْنَا قَبْلَهُمْ مِنَ الْقُرُونِ أَنَّهُمْ إِلَيْهِمْ لَا يَرْجِعُونَ
31-) elem yerav kem ehlekna kablehüm minelkuruni ennehüm ileyhim lâ yerciun;
Görmediler mi ki onlardan önce nice kurun (nesiller, kuşaklar) helak ettik (Nebîlere nankörlük ettikleri için);ki onlar kendilerine (bunlara) rücu’ etmeyecekler (geri dönmeyecekler) ?.
وَإِنْ كُلٌّ لَمَّا جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
32-) ve in küllün lemma cemiy’un ledeyNA muhdarun;
Elbette hepsi, cemi’an/toptan yanımızda/huzurumuzda hazır tutulacaklardır.
وَءَايَةٌ لَهُمُ الْأَرْضُ الْمَيْتَةُ أَحْيَيْنَاهَا وَأَخْرَجْنَا مِنْهَا حَبًّا فَمِنْهُ يَأْكُلُونَ
33-) ve ayetün lehümül Ardulmeytete, ahyeynaha ve ahrecna minha habben feminhu ye'külun;
Onlar için bir ayet te ölü Arz (ilimsiz bilinç)’dır... Onu (ilimle) dirilttik, ondan habbe (ler, daneler; kalb meyvaları) çıkardık da ondan yiyorlar.
وَجَعَلْنَا فِيهَا جَنَّاتٍ مِنْ نَخِيلٍ وَأَعْنَابٍ وَفَجَّرْنَا فِيهَا مِنَ الْعُيُونِ
34-) ve cealna fiyha cennatin min nehıylin ve a'nabin ve feccerna fiyha mineluyun;
Orada hurma ağaçlarından, üzümlerden cennetler (bahçeler) oluşturduk, orada uyun (kaynaklar, pınarlar) fışkırttık.
لِيَأْكُلُوا مِنْ ثَمَرِهِ وَمَا عَمِلَتْهُ أَيْدِيهِمْ أَفَلَا يَشْكُرُونَ
35-) liye'külu min semerihi, ve ma amilethü eydiyhim* efelâ yeşkürun;
Onun semeresinden ve ellerinin (kuvvelerinin) yaptığı şeyden yesinler diye... Hala şükretmezler mi?.
سُبْحَانَ الَّذِي خَلَقَ الْأَزْوَاجَ كُلَّهَا مِمَّا تُنْبِتُ الْأَرْضُ وَمِنْ أَنْفُسِهِمْ وَمِمَّا لَا يَعْلَمُونَ
36-) subhanelleziy halekal ezvace külleha mimma tünbitül Ardu ve min enfüsihim ve mimma lâ yalemun;
Arz’ın inbat ettiği (bitirip büyüttüğü) şeylerden, nefslerinden ve daha bilmedikleri şeylerden bütün çiftleri yaratan Subhan’dır!.
وَءَايَةٌ لَهُمُ اللَّيْلُ نَسْلَخُ مِنْهُ النَّهَارَ فَإِذَا هُمْ مُظْلِمُونَ
37-) ve ayetün lehümülleyl* neslehu minhünnehare feizahüm muzlimun;
Onlar için bir ayet te gece’dir... Ondan gündüzü (can nurunu) soyup-sıyırıp çekeriz de hemen onlar zulmet/karanlık içinde kalanlar olurlar.
وَالشَّمْسُ تَجْرِي لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذَلِكَ تَقْدِيرُ الْعَزِيزِ الْعَلِيمِ
38-) veşŞemsü tecriy limüstekarrin leha* zâlike takdiyrul Aziyzil Aliym;
Ve Güneş (de bir ayettir ki) kendine göre bir müstekarr’a (istikrar-ikamet-karar-kalma yerine, yörüngesinde) akar gider... Aziyz, Aliym’in takdiridir bu!.
وَالْقَمَرَ قَدَّرْنَاهُ مَنَازِلَ حَتَّى عَادَ كَالْعُرْجُونِ الْقَدِيمِ
39-) velKamere kaddernahü menazile hatta ‘ade kelurcunil kadiym;
Ay’a gelince, ona menziller (konak yerleri) takdir ettik... Nihayet kadiym urcun (kuruyup incelen eski hurma dalı, salkım sapı) gibi yay (hilal) şeklinde iade olur.
لَا الشَّمْسُ يَنْبَغِي لَهَا أَنْ تُدْرِكَ الْقَمَرَ وَلَا اللَّيْلُ سَابِقُ النَّهَارِ وَكُلٌّ فِي فَلَكٍ يَسْبَحُونَ
40-) leşŞemsü yenbeğıy leha en tüdrikel Kamere ve lelleylü sabikun nehar* ve küllün fiy felekin yesbehun;
Güneş’in Ay’a yetişmesi gerekmez, gece de gündüz’ü öne geçici değildir... Her biri bir felek’te yüzerler (ancak kıyamette cem’olunurlar?).
وَءَايَةٌ لَهُمْ أَنَّا حَمَلْنَا ذُرِّيَّتَهُمْ فِي الْفُلْكِ الْمَشْحُونِ
41-) ve ayetün lehüm enna hamelna zürriyyetehüm fiyl fülkil meşhun;
Onlar için bir ayet te bizim onların zürriyyetlerini o dopdolu gemilerde (babalarının sulblerinde, genlerde) yüklenip taşımamızdır.
وَخَلَقْنَا لَهُمْ مِنْ مِثْلِهِ مَا يَرْكَبُونَ
42-) ve halakna lehüm min mislihi ma yerkebun;
Ve onlar için onun misli binecekleri (?) şeyleri yaratmış olmamız (da ayettir).
وَإِنْ نَشَأْ نُغْرِقْهُمْ فَلَا صَرِيخَ لَهُمْ وَلَا هُمْ يُنْقَذُونَ
43-) ve in neşe' nuğrıkhüm felâ sariyha lehüm ve lâ hüm yünkazun;
Eğer dilesek onları ğark ederiz (suda boğarız da), ne kendilerine imdada yetişen olur ve ne de onlar kurtarılırlar.
إِلَّا رَحْمَةً مِنَّا وَمَتَاعًا إِلَى حِينٍ
44-) illâ rahmeten minNA ve metaan ilâ hıyn;
Ancak bizden bir rahmet (sonsuz mana-bilinç potansiyellerinin izharı) olarak ve belli bir vakte kadar meta’ (faydalanma, nasiplenme) olarak (ömürlendirmemiz) hariç.
وَإِذَا قِيلَ لَهُمُ اتَّقُوا مَا بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَمَا خَلْفَكُمْ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ
45-) ve iza kıyle lehümütteku ma beyne eydiyküm ve ma halfeküm lealleküm turhamun;
Onlara: “Önünüzden ve arkanızdan korunun, ki rahmete eresiniz” denildiğinde (yüz çevirirler).
وَمَا تَأْتِيهِمْ مِنْ ءَايَةٍ مِنْ ءَايَاتِ رَبِّهِمْ إِلَّا كَانُوا عَنْهَا مُعْرِضِينَ
46-) ve ma te'tiyhim min ayetin min ayati Rabbihim illâ kânu anha mu'ridiyn;
Onlara Rablerinin ayetlerinden bir ayet gelmez ki, ondan yüz çevirmesinler.
وَإِذَا قِيلَ لَهُمْ أَنْفِقُوا مِمَّا رَزَقَكُمُ اللَّهُ قَالَ الَّذِينَ كَفَرُوا لِلَّذِينَ ءَامَنُوا أَنُطْعِمُ مَنْ لَوْ يَشَاءُ اللَّهُ أَطْعَمَهُ إِنْ أَنْتُمْ إِلَّا فِي ضَلَالٍ مُبِينٍ
47-) ve iza kıyle lehüm enfiku mimma razekakümullahu, kalelleziyne keferu lilleziyne amenû enutımü men lev yeşaullahu at'ameh* in entüm illâ fiy dalâlin mübiyn;
Onlara: “Allah’ın sizi rızıklandırdığı şeylerden infak edin” denildiğinde kafir olanlar, iman edenlere dedi ki: “Allah dilese idi, kendisini doyuracağı kimseyi mi yedirip doyuralım?... Siz ancak apaçık bir dalalet içindesiniz”.
وَيَقُولُونَ مَتَى هَذَا الْوَعْدُ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ
48-) ve yekûlûne meta hazâlva'dü in küntüm sadikıyn;
Ve derler ki: “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu va’d (tehdidiniz, kıyamet, ba’s, haşr) ne zaman?”.
مَا يَنْظُرُونَ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَأْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ
49-) ma yenzurune illâ sayhaten vahıdeten te’huzühüm ve hüm yehıssımun;
Onlar tartışırlarken, kendilerini yakalayacak sayha-i vahide (bir tek çığlık, ölüm, sur?) den başkasını beklemiyorlar?.
فَلَا يَسْتَطِيعُونَ تَوْصِيَةً وَلَا إِلَى أَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ
50-) felâ yestetıyune tavsıyeten ve la ilâ ehlihim yerciun;
Nihayet onlar ne bir tavsiye (vasiyyet) e güçleri yeter ve ne de kendi ehillerine (ailelerine) rücu’ edebilirler.
وَنُفِخَ فِي الصُّورِ فَإِذَا هُمْ مِنَ الْأَجْدَاثِ إِلَى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ
51-) ve nüfiha fiysSuri feizâhüm minel'ecdasi ilâ Rabbihim yensilun;
Sur’a nefholunmuştur... Bir de bakarsın ki onlar cedes (kabir, beden)’lerinden (çıkmış) Rablerine (tercihleri, alternatifleri, kişisel akılları sözkonusu olmaksızın) koşuyorlar (hükmüne yöneliyorlar).
قَالُوا يَاوَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَا هَذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمَنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ
52-) kalu ya veylena men beasena min merkadina, hazâ ma veader Rahmanu ve sadekalmurselun;
(O vakit) dediler ki: “Vay bize!... Markad (uyuyacak yer, kabir) ımızdan bizi kim ba’setti?... Bu, Rahman’ın va’dettiğidir ve murseliyn (Rasûller) doğru söylemiştir”.
إِنْ كَانَتْ إِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَإِذَا هُمْ جَمِيعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ
53-) in kânet illâ sayhaten vahıdeten feizahüm cemiy’un ledeyNA muhdarun;
Sadece sayha-i vahide (tek bir sayha, İsrafil’in suru) oldu... Bir de bakarsın ki onlar toptan yanımızda/huzurumuzda hazır/huzurda kılınmıştır.
فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ إِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ
54-) felyevme lâ tuzlemü nefsün şey'en ve lâ tüczevne illâ ma küntüm ta'melun;
O Gün hiçbir nefse en ufak bir şey zulmedilmez... Ve yaptıklarınızdan başkası ile cezalandırılmazsınız (yaptıklarınızın karşılığına erersiniz).
إِنَّ أَصْحَابَ الْجَنَّةِ الْيَوْمَ فِي شُغُلٍ فَاكِهُونَ
55-) inne ashabel cennetil yevme fiy şüğulin fâkihun;
Muhakkak ki O Gün, cennet ashabı şuğul (cennet ni’metleriyle meşguliyet?) içinde fakihlerdir (hoşnud, mutlu, lezzetlenmekte olanlar).
هُمْ وَأَزْوَاجُهُمْ فِي ظِلَالٍ عَلَى الْأَرَائِكِ مُتَّكِئُونَ
56-) hüm ve ezvacühüm fiy zılâlin alel'erâiki müttekiun;
Onlar ve eşleri gölgeler (rahmet) içinde koltuklar/tahtlar üzerinde (onlara dayanıp) yaslanmışlardır.
لَهُمْ فِيهَا فَاكِهَةٌ وَلَهُمْ مَا يَدَّعُونَ
57-) lehüm fiyha fâkihetün ve lehüm ma yeddeun;
Onlar için orada meyvalar (amellerinin hasılası idraklar) vardır... Ve onlar için temenni-arzu ettikleri/canlarının çektiği şey vardır.
سَلَامٌ قَوْلًا مِنْ رَبٍّ رَحِيمٍ
58-) Selâmün kavlen min Rabbin Rahıym;
(Ki o temenni ettikleri/canlarının çektiği şey) “Selam”’dır; (yani) Rahıym Rabb’den bir kavl (devamlı selamet hükmü).
وَامْتَازُوا الْيَوْمَ أَيُّهَا الْمُجْرِمُونَ
59-) vemtazul yevme eyyühel mücrimun;
“Ey mücrimler!... Bugün ayrılın (bir tarafa)!”.
أَلَمْ أَعْهَدْ إِلَيْكُمْ يَابَنِي ءَادَمَ أَنْ لَا تَعْبُدُوا الشَّيْطَانَ إِنَّهُ لَكُمْ عَدُوٌّ مُبِينٌ
60-) elem ahad ileyküm ya beniy Ademe en lâ ta'budüş şeytan* innehu leküm adüvvün mübiyn;
“Ey AdemOğulları!... Size ahdetmedim (bildirip bilgilendirmedim) mi: Şeytana (vehme) kulluk yapmayın, muhakkak ki o sizin için apaçık bir düşmandır?”.
وَأَنِ اعْبُدُونِي هَذَا صِرَاطٌ مُسْتَقِيمٌ
61-) ve enı’buduniy* hazâ sıratun müstekıym;
“Bana kulluk edin!... Sırat-ı müstakıym budur” (diye?).
وَلَقَدْ أَضَلَّ مِنْكُمْ جِبِلًّا كَثِيرًا أَفَلَمْ تَكُونُوا تَعْقِلُونَ
62-) ve lekad edalle minküm cibillen kesiyra* efelem tekûnu ta'kılun;
“Andolsun ki (şeytan) sizden pek çok cibill (çok kimse, cemaat, nesiller) i saptırdı... Aklınızı kullanmadınız mı?”.
هَذِهِ جَهَنَّمُ الَّتِي كُنْتُمْ تُوعَدُونَ
63-) hazihi cehennemülletiy küntüm tuadun;
“İşte bu va’dolunduğunuz cehennem’dir”.
اصْلَوْهَا الْيَوْمَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ
64-) ıslevhel yevme Bima küntüm tekfürûn;
“Küfr yapmanızın (gerçeği reddetmenizin, hakikatınızı örtmenizin) karşılığı bugün (B gerçeğince) ona (cehenneme, ateşe) girin”.
الْيَوْمَ نَخْتِمُ عَلَى أَفْوَاهِهِمْ وَتُكَلِّمُنَا أَيْدِيهِمْ وَتَشْهَدُ أَرْجُلُهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ
65-) elyevme nahtimü alâ efvahihim ve tükellimüna eydiyhim ve teşhedü ercülühüm Bimâ kânu yeksibûn;
O Gün onların ağızlarını mühürleriz; kazandıklarını (B sırrınca) bize elleri konuşur ve ayakları şahidlik eder.
وَلَوْ نَشَاءُ لَطَمَسْنَا عَلَى أَعْيُنِهِمْ فَاسْتَبَقُوا الصِّرَاطَ فَأَنَّى يُبْصِرُونَ
66-) velev neşâu letamesna alâ a’yünihim festebekussırata feenna yübsırun;
Eğer dileseydik gözlerini silme kör ederdik de sırat (yol)’ta (körce) koşuşurlardı... Fakat nasıl görecekler?.
وَلَوْ نَشَاءُ لَمَسَخْنَاهُمْ عَلَى مَكَانَتِهِمْ فَمَا اسْتَطَاعُوا مُضِيًّا وَلَا يَرْجِعُونَ
67-) velev neşau lemesahnahüm alâ mekanetihim femestetau mudıyyen ve lâ yerciun;
Ve eğer dileseydik mekanları üzere onları mesh ederdik (dondururduk, meshe uğratıp bilinçlerini başkalaştırırdık) de artık ne ileri gitmeye güçleri yeterdi ve ne de rücu’ edebilirlerdi.
وَمَنْ نُعَمِّرْهُ نُنَكِّسْهُ فِي الْخَلْقِ أَفَلَا يَعْقِلُونَ
68-) ve men nuammirhu nünekkishü fiylhalk* efelâ ya'kılun;
Kimi uzun ömürlü yaparsak onu yaratılışta tenkis ederiz (ömrünü uzatarak tersine/başa doğru çeviririz)... Hala akletmezler mi?.
وَمَا عَلَّمْنَاهُ الشِّعْرَ وَمَا يَنْبَغِي لَهُ إِنْ هُوَ إِلَّا ذِكْرٌ وَقُرْءَانٌ مُبِينٌ
69-) ve ma allemnahüş şi're ve ma yenbeğıy leh* in huve illâ zikrun ve Kur'ânun mübiyn;
O’na (Hz.Rasûlullah’a) şi’ir ta’lim etmedik... O’na gerekmez/yakışmaz da... O ancak (tüm mertebeleri kapsayan) bir Zikir (Allah) ve (tüm kemalatları cami) mubiyn bir Kur’an’dır!.
لِيُنْذِرَ مَنْ كَانَ حَيًّا وَيَحِقَّ الْقَوْلُ عَلَى الْكَافِرِينَ
70-) liyünzire men kâne hayyen ve yehık kalkavlü alelkafiriyn;
Ta ki (kalbi) diri olanı uyarsın ve kafirler (gerçeği reddeden perdeliler) üzerine de o kavl (şakavet hükmü/kıyamet) hakk olsun/gerçekleşsin.
أَوَلَمْ يَرَوْا أَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ أَيْدِينَا أَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ
71-) evelem yerav enna halakna lehüm mimma amilet eydiyna enamen fehüm leha mâlikûn;
Görmediler mi ki, biz ellerimizin yaptığından onlar için en’am (kurban edilebilir hayvanlar; hayvani kuvveler) yarattık... Onlar onlara maliklerdir.
وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَأْكُلُونَ
72-) ve zellelnaha lehüm feminha rekûbühüm ve minha ye'külun;
Onları (en’amı) bunlara tezlil ettik (boyun eğdirdik)... Hem binekleri onlardandır ve hem de onlardan kimini yerler.
وَلَهُمْ فِيهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُ أَفَلَا يَشْكُرُونَ
73-) ve lehüm fiyha men'afiu ve meşarib efelâ yeşkürun;
Ve onlarda kendileri için menfaatlar ve içecekler vardır... Hala şükretmezler mi?.
وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللَّهِ ءَالِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَ
74-) vettehazu min dunillâhi âliheten leallehüm yünsarun;
Belki kendilerine yardım olunur ümidiyle Allah’ın gayrından ilahlar edindiler!.
لَا يَسْتَطِيعُونَ نَصْرَهُمْ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ
75-) lâ yestetıyune nasrehüm ve hüm lehüm cündün muhdarun;
(Tanrılar) onlara yardım edemezler... (Bilakis) onlar onlara (ilahlara) hazır duran ordudurlar (tanrıların kabul edilen varlığının ve tesir gücünün kaynağı-koruyanı bunlardır) !.
فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْ إِنَّا نَعْلَمُ مَا يُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ
76-) felâyahzünke kavlühüm, innâ na’lemu ma yüsirrune ve ma yu’linun;
O halde onların kavli (sözü, lafı) seni mahzun etmesin... Muhakkak ki biz onların (sır olarak) gizlediklerini de aleni ettiklerini de biliriz.
أَوَلَمْ يَرَ الْإِنْسَانُ أَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَإِذَا هُوَ خَصِيمٌ مُبِينٌ
77-) evelem yeral'İnsanu enna halaknahü min nutfetin feiza hüve hasıymun mübiyn;
İnsan görmedi mi ki biz onu bir nutfeden yarattık... Böyle iken bir de bakarsın ki o apaçık bir hasımdır (ayırmış?).
وَضَرَبَ لَنَا مَثَلًا وَنَسِيَ خَلْقَهُ قَالَ مَنْ يُحْيِي الْعِظَامَ وَهِيَ رَمِيمٌ
78-) ve darebe lena meselen ve nesiye halkah* kale men yuhyiylızame ve hiye ramiym;
Kendi yaratılışını unuttu da bize bir misal getirdi: “Çürümüş haldeki şu kemiklere kim diriltip hayat verecek?” dedi.
قُلْ يُحْيِيهَا الَّذِي أَنْشَأَهَا أَوَّلَ مَرَّةٍ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَلِيمٌ
79-) kul yuhyiyhelleziy enşeeha evvele merretin, ve HUve Bikülli halkın Aliym;
De ki: “Onları ilk defa inşa eden onları diriltip hayat verecektir... O, her yaratmayı (yaratmanın tüm sistemini, B sırrınca) Aliym (tam bilen)’dir”.
الَّذِي جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْأَخْضَرِ نَارًا فَإِذَا أَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ
80-) elleziy ceale leküm mineş şeceril'ahdari naren feiza entüm minhü tukıdûn;
O ki, sizin için yeşil ağaç’tan bir ateş (oksijen) oluşturdu... İşte bak ondan yakıyorsunuz!.
أَوَلَيْسَ الَّذِي خَلَقَ السَّمَوَاتِ وَالْأَرْضَ بِقَادِرٍ عَلَى أَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْ بَلَى وَهُوَ الْخَلَّاقُ الْعَلِيمُ
81-) eveleyselleziy halekasSemavati vel'Arda BiKâdirin alâ en yahluka mislehüm* belâ ve HUvel Hallâkul Aliym;
Semavat’ı ve Arz’ı yaratan, onların mislini yaratmaya (Bi-) Kaadir değil midir?... Evet (Kaadir’dir)... O, Hallak (yaratıcılıkta eksiksiz)’dır, Aliym’dir.
إِنَّمَا أَمْرُهُ إِذَا أَرَادَ شَيْئًا أَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
82-) innema emruhû iza erade şey’en en yekule lehu kün feyekûn;
Bir şeyi irade ettiğinde O’nun emri ancak ona “Kün= Ol!” demesidir (zaman söz konusu değildir)... (Artık o) olur (tekevvün eder; hikmetle kevne gelir).

Not: “Kün; Fe-Yekün” deki “kün” ile “yekünu” arasındaki, daha doğrusu “yekun”un başındaki “FE”, bir atıf edatı değil, müstakıl bir olguyu ifade eden “isti’nafiyye”dir... Bu şu demektir: “kün” ile “fe yekün” ayrı şeylerdir... “Kün” iradeye, vücuda, bidayete göredir; “Fe-yekun” onun nihayetine, kemaline göre gerçekleştirme sistemidir... Ayet’te bu, “şey”e nisbetle anlatıldığına göre herbir şey için geçerlidir; yani sistem/kendiliğinden zuhur var, ikilik/bir tanrı yok!...
فَسُبْحَانَ الَّذِي بِيَدِهِ مَلَكُوتُ كُلِّ شَيْءٍ وَإِلَيْهِ تُرْجَعُونَ
83-) fesubhanelleziy BiyediHİ melekûtü külli şey'in ve ileyHİ turceûn;
Herşey’in melekut’u/orijini (B sırrınca kudret) elinde olan Subhan’dır... O’na rücu’ ettirileceksiniz.

Yazar: www.duasi.org ibrahim

Yasin-i Şerif Hakkında Yorumlar

Yorum Yapılmamış

Bu Konuya Yorum Yapabilmek İçin, Üye Olmalı yada Üye Girişi Yapmalısınız.

Sitemap - Kullanım Şartları